Cemil Çiçek Özal'lı Yılları Anlattı: Slogan Değil Tecrübe
Sebilürreşad'ın düzenlediği anma toplantısında konuşan Cemil Çiçek, Turgut Özal'ı sadece bir hatıra olarak değil, bir 'çözüm modeli' olarak anlamak gerektiğini vurguladı. Çiçek, siyasetin sadece seçim kazanma sanatı olmadığını, pazar gününden çok pazartesi sabahını düşünmek gerektiğini ifade etti.
"Siyasetin Laboratuvarı Tarihtir"
Çiçek, siyasetin fizik veya kimya gibi bir laboratuvarı olmadığını, tek laboratuvarının tarih olduğunu belirterek söze başladı: "Özal’ı anlamadan bugünü anlamak mümkün değildir. Siyasetin yol haritası sloganlar değil, bizzat tecrübedir. Tecrübeden yoksun, ona sırtını dönen bir siyaset tarzının bedelini toplum çok ağır öder."
“ Şimdi bir tasavvuru var Özal'ın; güçlü bir Türkiye olacak, milletimiz refah içerisinde olacak, devletimiz güçlü olacak. Namerde muhtaç olmayacağız, başkasına el açmayacağız vesaire. Herkes ister bunu. Bunun gerçekleşme şartı dün de bugün de gelecekte üç tane hürriyetin bu ülkede kurumsallaşması ve özümsenmesine bağlı. Bunlardan bir tanesi din ve vicdan özgürlüğü. Şimdi çok rahat kullanıyoruz bunu ama Özal'ın yaşadığı şartlarda bu sözleri söylemek ve bunun gereğini yapmak öyle her babayiğidin kârı değil. Bugünden Özal’ı değerlendirmek çok kolay. Yani gece karanlığında kimseden ses çıkmaz, ortalık aydınlanınca mezarlıktan herkes geçer. Öyle mi? Gece karanlığında mezarlıktan geçmek adam işidir, er kişi işidir. Güneş çıkmış, kuşluk vakti olmuş; herkes mezarlıktan geçer. Özal'ın yaşadığı döneme bir bakın; protokolde 7. sırada. 7. sırada, herkes unutuyor. 7. sırada. Sıradan bir ilçe şube müdürünün atanması bile cumhurbaşkanının onayına bağlı değil mi? Yozgat Çekerek ilçe milli eğitim müdürünü Milli Eğitim Bakanı atayamaz; derekattan geçecek, ta yukarıya gidecek. Geçen sefer de söyledim; Başbakanlık garaj amiriyle bir emekli asayiş... Bugünden çok kolay.”
Gelecek Tasavvuru: "Vizyon Değil, Yerli Bir Bakış"
Dildeki yabancılaşmaya sert eleştiriler getiren Çiçek, "vizyon" kelimesi yerine "gelecek tasavvuru" kavramının önemine değindi. Özal’ın mahalli ölçekteki (yol, su, elektrik) siyaseti aşan bir büyük fotoğrafı olduğunu söyledi. Özal'ın bir nazariyatçı (teorisyen) değil, icracı bir insan olduğunu; ideolojik kavgalar yerine ülkenin kronikleşmiş sorunlarını çözmeye odaklandığını belirtti.
"Ben Turgut Özal'ın bir başka özelliğini daha sonra yaşadıklarımızdan gördükten sonra bir defa daha rahmetle anıyorum. İyi ki böyle bir insanla Cenabı Hak bizi tanıştırdı, bizi karşılaştırdı. Babamdan sonra üzerimde en çok hakkı olan insandır siyasette. Onu hep rahmetle anarım. Şimdi iki türlü siyaset tarzı var. Çok tarz var da bu özü... Ya siyaseti münazara usulüne göre yaparsınız, münazara metoduna göre; ya da müzakere metoduna göre yaparsınız. Münazarada söylediğinizin gerçek olması önemli değil. Münazaranın özünde demagoji vardır. Karşı tarafı hikmet-i popüli vardır. Halk dalkavukluğu vardır. Öyle yap, böyle yap, bir an evvel işte pazar günü 5'e kadar işi kapat, mesele yok. Pazartesi Allah kerim, ondan sonra geçmişimizi suçlarız. Özal o zaman müzakereci bir insandı. Bunu yerli yabancı herkes kabul eder ki en temel konularda bile sükunetini bozmadan sağlıklı düşünmeye çalışan, itiraz eden olursa o itirazları dinlemeye çalışan biridir. Vehbi Bey benden çok daha uzun tanıdı; planlama dönemi var vesaire var. Belki o planlamada olmuş olmanın da getirdiği bir özellik, bir kazanım. Ben mesela birçok konuda "Ya bu böyle değil" filan deyip... Yok öyle değil de kabul edip gece 2'de 3'te -Allah şahittir- üç defa beni aradığını ben hatırlıyorum. "Ya Cemil ben düşündüm, senin söylediğin doğru değil" veya tersi. Bu bir erdemdir. Bu bir fazilettir. Günümüz insanı hiçbir hatasını kabul etmiyor ya. Ama söylemeye gelince peygamberler dışında herkesin hatası olur. E kardeşim o zaman bir vicdan muhasebesi yapalım da nerede yanlış yaptığına bir bakalım. Özal bu manada en azından belli bir dönemde "Ya bak senin söylediğin daha doğru, ben böyle söylemiştim ama değil" deyip hatasından döndüğüne ben şahidim. Siyasette bu az bulunur bir şey değil. Emin olun dövizden daha çok bu türlü bir siyaset anlayışına Türkiye'nin, bu coğrafyada yaşadığımız sürece ihtiyacı var. Onun için burası entelektüel bir topluluk, aydın bir topluluk."
Dersine Önceden Çalışan Lider: Çantadaki Program
Özal’ın 1983’te iktidara gelmeden önce neleri yapacağının planının hazır olduğunu hatırlatan Çiçek, "80 öncesi Türkiye 70 sente muhtaçken, Özal Aydınlar Ocağı’nda çözüm reçetelerini anlatıyordu. Hükümet kurulup güvenoyu almadan önce, kanun hükmünde kararnamelerle Türkiye’nin önünü açacak işleri başlattı. Yarın sınavı varken gece ders çalışmaya kalkan haylaz öğrenci gibi değildi; dersine önceden çalışmıştı" dedi.
"Özal'la birçok siyasetçi arasındaki fark şu: Özal bir şeyi çok konuşmaktan ziyade yapan bir insandı. Hatta bazı konularda yaptığı önemli şeyler vardır ki bununla ilgili iki tane, üç tane beyanatını bulamazsınız. İmkan varsa, fırsat varsa bunu sessiz sedasız yaptı. Sessiz sedasız... Kimsenin haberi bile olmadı. Niye? Çünkü o işin reklamından yana değil. Partiyi kurarken yaptığı, Vehbi Bey hatırlarsan Hacı Bayram'da, 20 Mayıs 1983; Hacı Bayram'da cuma namazını kıldık. Sonra kurucular olarak zaten 37 kişiyiz, bir avuç insanız. Yedimiz de veto edildik oradayız. Aynen Vehbi Bey'in anlattığı sırada dedi ki: "Bizim millete hizmet borcumuz var. Biz millete hizmet etmek için siyaset yapıyoruz. Yapacağımız şeyleri gider vatandaşımıza anlatırız. Eğer oy verirse, destek verirse yaparız. Olmazsa Allah işini rast getirsin, herkes kendi işine gider." Bu rahatlık, bu özgüven, bu samimiyet içerisinde bu işe başladı. Yani kültür alanında, dini hizmet alanında, başka alanda yaptığı şeylerin hiçbirisinin reklamıyla ilgili üç tane cümlesini bulanın alnından öperim."
Husumet Değil Rekabet: "Dört Eğilimi Birleştirmek"
Günümüzdeki siyasi kutuplaşmaya Özal döneminden bir panzehir sunan Çiçek, siyasetin bir husumet (düşmanlık) değil, rekabet yarışı olması gerektiğini vurguladı:
Aşiret Kavgaları Uyarısı: "Allah’ın bayramında bile birbirimizin elini sıkamıyorsak, bu ülkede birliği nasıl sağlayacağız? Bu coğrafyada birlik sağlanamazsa hayatta kalma şansı yoktur."
"rahmetli Turgut Bey dedi ki: "Ben eski sınırları ortadan kaldırıyorum. Eski tarlaları sürüyorum." Bunlar bizi 12 Eylül'e getirdi. Kardeş kavgaları... Ya ben Yozgatlıyım. 66 plakayla biz buraya gelemezdik değerli dostlar, niye? Bizim memleketimiz sağda gözüküyor, belli yerlerde sol görüş hakim. Tuzluçayır’dakiler Bahçelievler’e gidemez, Bahçelievler’dekiler Tuzluçayır’a, Mamak’a gidemez. Akşamın 5’inde... Unutuldu bunlar beyler. Bunlar unutulduğu için Anavatan’ı anlamak, Turgut Özal'ı anlamak çok kolay değil. Biz çabuk unutan bir toplumuz. Sadece son kareye bakıyoruz. Onun için Turgut Özal dedi ki -o zaman çok karikatürize edildi, alay konusu yapıldı-: "Ben dört tabanı birleştireceğim" dedi. Dört taban o zaman... Dört taban dedi; işte sağ, sol, şu görüş, bu görüş filan. Bunların hepsini birleştireceğim. "Tarlayı yeni baştan süreceğiz" dedi. Dört katlı apartmana benzetenler oldu vesaireler oldu. E bugün geldiğimiz noktada buna daha çok ihtiyacımız var. Sadece buradan birlik beraberlik edebiyatıyla bu hedefi gerçekleştirme şansı yok. Onun için Turgut Özal nasıl bir adamdır diyorsanız, nasıl bir siyasetçidir diyorsanız; husumete dayalı değil, rekabete dayalı. "Ben şu hizmetleri şöyle yaparım, bu hizmetleri böyle yaparım. Beğenmiyorsanız siz karşısını söylersiniz. Projelerinizi ortaya koyarsınız. Vatandaş ona göre karar verir."
Eski Tarlaları Sürmek: Özal’ın "Dört eğilimi birleştireceğim" diyerek 12 Eylül öncesinin kardeş kavgalarını bitirme iradesini hatırlattı.
“Şimdi Özal'dan sonraki bazı dönemler, büyük lafların edilip küçük işlerin yapıldığı dönemdir. Beyler bak bu cümlenin de altını çiziyorum; çok büyük laflar edildi, çok küçük işler yapıldı. Sonra 90'lı yılları bu ülke heba etti gitti. Demek ki o zaman Özal'la ilgili bir değerlendirme yapılacaksa, Özal'ı iyi anlamak istiyorsa; Özal çok konuşan değil, mümkün mertebe çok iş yapan bir insan. Çok iş yapan bir insan. Ve net olarak bir ifade edelim, bu kadirşinaslıktır. Maalesef Türkiye'de siyaset -bir başka arızamızı söyleyeyim- imrenmek üzerine değil, kıskançlık üzerine yapılıyor. Halbuki Türkiye gibi bir ülkede birçok mesele hemen bir gecede doğuvermiyor. Zemin etüdü yapıyorsunuz, ondan sonra bodrum katı, zemin katı vesaire. İşte birçok hizmetin zemin etüdü, zemin katı Özal döneminde çıktı. Eğer Özal olmasaydı; o 80 sonrasının travmalarında öylesine sinirlerine hakim, sabırlı, müzakereci biri olmasaydı bugün birçok şeyin sahibi Türkiye olamazdı. O sıkıntılı dönem kolay kolay ortadan kalkmazdı. Çok net iddia ediyorum; olanı olduğu gibi kabul etmek tarih analizlerinde doğrudur. Ama bunu bir şey olarak kabul edin: Eğer Özal Cumhurbaşkanı olmasaydı son iki cumhurbaşkanının seçilmesi mümkün olmazdı. Cumhurbaşkanlığı makamı sivilleşmezdi beyler. Bakmayın kimilerinin fötr şapka sallamasına; ötekine berikine hakkı teslim etmek lazım. Özal cumhurbaşkanlığını sivilleştirmiştir. Sivillik meselesi bir üniforma meselesi değil, onun da altını çizelim; bir zihniyet meselesi. Sonra halk seçti, halk seçince zaten mesele yok. Dolayısıyla rahmetli Özal Türkiye'de sivilleşmenin, modernleşmenin ve gelişmenin önünü açmış bir insandır. Ve biz bugün o sağlanan ortamda bunun üzerine ilave hizmetler koyduk. Koymaya devam ediyoruz, etmemiz gerekiyor.”
Müzakere Erdemi: "Yanlışı Kabul Etmek"
Özal’ın demokratik olgunluğuna dair tarihi bir tanıklığını paylaşan Çiçek, "Münazarada demagoji vardır, müzakerede ise akıl. Özal müzakereciydi. Gece yarısı telefon açıp 'Cemil, senin söylediğin doğruymuş, ben yanlış düşünmüşüm' diyebilecek kadar büyük bir fazilet sahibiydi. Kendi hatasını itiraf edebilmek, devlet adamlığının en tepe noktasıdır" ifadelerini kullandı.Müzakere Kültürü ve Erdem: "Gece 02:00’de Gelen Telefon"
Özal’ın demokratik tavrına dair kişisel bir anısını paylaşan Çiçek, müzakere kültürünün önemine değindi:
"Özal, müzakereci bir insandı. Ben birçok konuda itiraz ederdim. Allah şahittir, gece saat 02:00’de, 03:00’te beni arayıp; 'Cemil ben düşündüm, senin söylediğin doğruymuş' dediğini bilirim. Kendi hatasını kabul edebilmek, en tepedeki bir insan için büyük bir fazilettir."
Üç Büyük Hürriyet ve Sivilleşme
Özal’ın Türkiye için çizdiği üç temel şartı (Din ve Vicdan, Fikir ve İfade, Teşebbüs hürriyeti) hatırlatan Çiçek, sivilleşmenin sadece üniforma meselesi değil, bir zihniyet meselesi olduğunu söyledi:
Hürriyet Devrimleri: 163. maddenin kaldırılması, 141-142 ve diller üzerindeki yasakların son bulması gibi demokratik adımların altını çizdi.
Makama Sivil Kimlik: Özal’ın cumhurbaşkanlığı makamını sivilleştirdiğini, ondan sonra gelen sivil cumhurbaşkanlarının yolunu onun açtığını belirtti.
Savunma Sanayiinin Görünmez Kahramanı
Bugün İHA ve SİHA’larla övünürken Özal’ın attığı temelleri unutmamak gerektiğini belirten Çiçek, 7 Kasım 1985 tarihine vurgu yaptı:
Savunma Sanayii Fonu: "Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde bulunmaz" diyerek savunma sanayiinin vakıf bağışlarıyla değil, bütçe dışı fonlarla (Savunma Sanayii Müsteşarlığı) güçlenmesini sağlayan modelin Özal’a ait olduğunu söyledi.
Motor Engeli: Bugün Kaan uçağı veya Altay tankında yaşanan "motor vermeme" krizlerinin, Özal’ın o günkü yerli üretim vizyonunun ne kadar hayati olduğunu kanıtladığını ifade etti.
"Mesela bugün şöyle bir liste çıkardım geçen; F-16 uçakları var. Nakliye uçağı yapımı var, mayın avlama gemileri var, sahil güvenlik deniz botları, ikmal gemileri var. Alçak irtifa savunma sistemleri var, roket sanayii var burada Ankara'da. Zırhlı muharebe araçları var, Gölbaşı'nda mobil radarlar var... Şöyle bir liste çıkardım. "Bu ne zaman olmuş?" diye baktığımda; Cumhuriyetin kuruluşundan beri kendi ihtiyaçlarımızı, savunma ihtiyaçlarımızı kendimiz giderelim diye bir kısım modeller, çaba ve gayretler olmuş ama bunlardan istenilen netice hasıl olmayınca 80 öncesi Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı kurulmuş. İşte o vakfa bağışlar filan oluyor. Turgut Bey diyor ki -o zaman Vehbi Bey kabinede, ben belediye başkanıyım-: "Yani bu türlü vakıflardan sağlanacak gelirlerle bir ülkenin savunması temin edilemez. Onun için buna ayrı bir model bulmamız lazım" diyor. Savunma Sanayii Fonu, Savunma Sanayii Müsteşarlığı... 7 Kasım 1985'tir beyler. 7 Kasım 1985; ilk müsteşarı Vahit Erdem Bey. İşte ondan sonra oraya bir kısım gelirler bağlanıyor. Mesela bedelli askerlikten toplanan paralar oraya bağlanıyor; piyango oyunlarından, müşterek bahislerden elde edilen gelirlerin önemli bir kısmı oraya bağlanıyor vesaire. "Namerde muhtaç olmaktan kurtulalım" diyor.
Bir çalışma yapılıyor çok şükür. Sonra gelen hükümetler de -bugünkü hükümetimiz hakkı teslim etmek lazım- bugün İHA’dır, SİHA’dır vesairdir, övündüğümüz birçok hizmetler işte geliştirilerek bugünkü noktaya geldi. Siyasi görüşlerimiz sebebiyle yapılan hizmetleri inkar etmek de doğru değil, küçümsemek de doğru değil. Hakkı teslim etmek lazım. Bugün hükümet savunma sanayii konusunda çok önemli mesafeler katetti. Ama daha yapılacak o kadar çok işimiz var ki... Bakın Kaan uçağını yapacağız; Amerika "motoru vermem" diyor. Yeni tank modernizasyonu yapacağız; Almanlar "motoru vermem" diyor. Deniz kuvvetlerine bataryalar, torpido bataryaları yapılacak; Almanya'dan alınıyor, Almanya şimdi "vermem" diyor. Terörle mücadelede -Ahmet Bey siz daha iyi bileceksiniz- o bölgede Doğu Almanya'dan alınan tekerlekli zırhlı araçlar vardı; Almanlar dedi ki "Bunu orada kullanamazsın". Demek ki elden gelen öğün olmuyor, o da vaktinde bulunmuyor. O zaman yapılacak işte bu hizmetleri daha da geliştirerek, daha da güçlendirerek bir yerlere getirmek gerekiyor. Çok şükür 10 milyar doların üzerinde savunma sanayii bugün ihracat yapar hale geliyor. Ama eskiden bu işlerimizi sadece devlet eliyle yapıyorduk. Özal burada bir model değişikliğine gitti; özel sektörü de bu işin içerisine kattı. Ofset yöntemiyle; "Eğer sadece silah satacaksan Türkiye'ye, gel onu Türkiye'de kur" dedi, "Ben de ortak olacağım" dedi. Şimdi birçok alanda %80'in üzerine çıktı yerli oranı. Bunları da görmek lazım. Onun için devlette devamlılık aynı zamanda bu türlü güzel hizmetlerde de devamlılık anlamına geliyor, bunlara bakmak lazım."
Samimi Özeleştiriler: "Açık Artırma Siyaseti"
Cemil Çiçek, sadece başarıları değil, o dönemin hatalarını da dile getirdi. 1987 seçimleri sonrası başlayan popülizme değindi:
“O dönemde fazla eksiği yok. Olabilir de yok. Ama 87'de siyasi yasaklar kalktıktan sonra eski siyasetçi büyüklerimiz eski üsluplarıyla siyasete döndü. Herkes orayı göz ardı ediyor. Şimdi öyle bir yarış başlamış ki o onu vadediyor, bu bunu vadediyor. O zaman da mecbur kalıyor. Özal yapmaması gerekiyordu ama yaptı. Onların üslubuyla mesela yapılan yanlışlıklardan bir tanesi; doğru dürüst bende olamayacak yerleri biz şey yaptık, israf yaptık yani popülizm yaptık.”
İl ve İlçe Çıkmazı: "Aydın İl Başkanımız Mehmet Pala’yı ilçe ismiyle karıştıracak kadar çok ilçe açtık. Benzin istasyonu açar gibi ilçe açılması devletin kaynaklarını eritti. Boğazkale’de 25 dosyası olan adliyeye iki hakim, iki savcı atadık. Bu bir israftı."
"Şark Toplumları Neden Geri Kaldı?" diye bir kitap, Bernard Lewis. Özü şudur, okuyanlar bilecektir: Eskiden diyor bu Şark toplumları -kastettiği Osmanlı- "Biz nerede yanlış yaptık?" konusunu konuşurdu. Aradığını nerede yanlış yaptığı konuşuldu. Şimdi son 200 senedir bunu konuşmuyor. Dış düşman, iç düşman vesaire... Elbette düşmanı var. Öylesine kıymetli bir araziyi, son dönemde stratejik bir arsa haline getirmiş bir milletin karşısında çok düşmanı olur. Düşmanı olmayan devlet yoktur zaten. Ama dış düşmana fırsat vermemenin yolunu "Nerede yanlış yaptık?"a kafa yormak gerekir. İşte günümüz siyaseti Özal'la birçok noktada farklı; Özal'ın en azından belli bir dönem nerede yanlış yaptığı konuşabilmesidir. Yeri geldiğinde de itiraf etmesidir. Mesela bana göre en yanlışlarından bir tanesi eşinin İstanbul il başkanlığına aday gösterilmesi... Özel hayattır, girmek istemem ama yanlıştır. O zaman "Bu iş doğru değildir" diyenlere rahmetli "Bunlar cahiliye dönemi artığıdır" diye bir suçlaması da var. Hakkım sonuna kadar helal olsun. Biz cahiliye dönemi artığı filan değiliz. İşte bunlar hanımların siyasete girmesini istemiyor filan gibi... Ama sonra dedi ki "O yanlıştı". Cumhurbaşkanı olduğunda "O yanlıştı" dedi. Bunu diyebilmek en tepe noktadaki insanlardan çok kolay bir haslet değil. Onun için Özal meseleleri bu manada büyük ölçüde müzakere usulü içerisinde yapan, herkesin fikrini dinlemeye çalışan, "İtiraz eden varsa ya ben bunu söylersem acaba başıma bir iş gelir mi, beni listeye mi koymaz, bakanlıktan mı azleder vesaire?" bu endişeyi ortadan kaldırmış birisi olarak ben gördüm. Öyle inandı ve siyaset böyle yapılırsa ülkeye fayda getireceğini düşünüyorum, düşündüm."
Özeleştiri: "Benzin İstasyonu Açar Gibi İlçe Açtık"
Konuşmasında sadece övgüye değil, samimi özeleştirilere de yer veren Çiçek, 1987 sonrası popülizmin zararlarını anlattı. Siyasi yasakların kalkmasıyla başlayan "açık artırma" siyasetine Özal’ın da zaman zaman uymak zorunda kaldığını belirten Çiçek, "Aydın İl Başkanımız Mehmet Pala’yı ilçe ismiyle karıştıracak kadar çok ilçe açtık. Benzin istasyonu açar gibi ilçe açılması, devletin kaynaklarının israfına yol açtı. 25 dosyası olan ilçeye iki hâkim, iki savcı gönderdik; bu doğru bir iş değildi" diyerek tarihe not düştü.
Turizm ve TOKİ: Döviz Krizinden Çıkışın Kapısı
Bugün turizmden gelen 64 milyar doların, Özal’ın o dönem "beş boynuzlu otel yapıyor" diye alay edilen yatırımları sayesinde olduğunu belirtti. Ayrıca 1984’te kurulan TOKİ modelinin, gecekondulaşmış Türkiye’nin konut sorununa getirilen en rasyonel çözüm olduğunu söyledi.
"Siyaset Sorun Çözmektir"
Çiçek, konuşmasını şu çarpıcı tespitle mühürledi: "Siyaset sorun çözmektir. Sorunları çözemeyen siyaset, ülkenin bizzat kendisi için en büyük sorun haline gelir. Biz Özal'dan sorunların üzerine gitmeyi ve çözmeyi öğrendik."